Meditasyon yapmayı sevmiyorum.
Oturmak, konsantre olmak, belli kelimelere, belli şekillere bağlanmaktan, hele hele bunu belli saatlerde yapmaktan hoşlanmıyorum dediğimde, ve bunun için her türlü derneği, öğreteni, kursu gezdiğimde, 6 yıl önceydi.
Hem özgür olabilmeli hem de gerçekten bir süreliğine tüm dinlenmeyi, sağlayabilmeli idim.
Bu konuda uzun süredir kafa yormama rağmen bir yolda bulamıyordum.

O güne kadar...

Yorgun bir gece geçirmiştim. Kreşte çocuklarıma pijama partisi yapmış, bütün gece uyumamıştım.
Sabahın erken saatlerinde tam dinlenmiş uyanan minik cinlerim, yer yatağımın üzerine ve tabii sonrasında da benim üstüme atladıklarında uyandım. En güzel meditasyon onların yaptıkları idi.
Yaşamak. Önlerine gelen herşeyi, günlük olarak yaşamın onların sunduğu herşeyi yaşıyorlardı.
Sonuna kadar. Canları acıdığında ağlıyor, kıskandıklarında söylüyor, bir oyuncak için tüm gönüllerini katarak savaş veriyorladı. Kısacası hesapsız ama dibine kadar yaşıyorlardı.
Hepsini bir kere daha inceledim. İçime çektim kokularını ve saflık denilen cesur yaşamlarını.

Sabah saatlerinde Bağdat Caddesini bilen az kişi vardır. Köpek gezdirenler, etrafa bakmadan sahile doğru bir acele zayıflamaya koşanlar, ya da sağlık olduğunu düşündükleri için bir acele yürüyenler.
Bir de işe gidenler. Ben o sabah azınlıktaydım.
Öylesine gidenlerden.

Çingene çocuklarım vardır, hırkalar ördüğüm. Onların yaşamı da benim saygı duyduğum ciddi bir derinlik içerir.
Ve en önemlisi, olana karşı koymamaları, Yaşamin tüm acımasızlığına gülüp geçmeleri, kızmaları, bağırmaları, çalmaları ama herşeye rağmen üzerine gitmeleri. Onlar yaşamın akmasına izin veriyorlar. Bilmeden.
Herşey oluyor ve devam ediyorlar.

Yaşamla birlikte olmalı meditasyon, yaşamla birlikte olmalı ara dinlenmeler ( aslında dinlenmeye de gerek olmamalı )
Yaşamı sürekli engellemeye çalışmadan bırakmak.

O gün yaşadım ilk deneyimimi; bir çingene kızın saçlarında, gözlerinde.
Taksideydim, cam açık, geldi. Ve ben bir an, şaşkınlık, hayret, hayranlık ve kendimi kayıp duygularını içiçe yaşadım. O an yaratan ve yaratılan arasında olanı kavradım. İnanılmazdı, kızıl saçları darmadağın, çilli yüzünde yemyeşil gözleri vardı.
Biran gerçek olup olmadığını kavrayamadım, ben saçlarıyla gözlerini sindiremeden güldü. Orada öylece yaşıyordu. Dergi kapağında, podyumda, televizyonda, sinema perdesinde değildi.
O anda, benim bulunduğum yer, taksi, trafik ve ben yok olduk. Sadece o kızda yaratanın eserini görmüştüm.
Ve farkındalığın bu olduğuna, o anda , kendi yaşamım adına karar verdim.

Çaba, para, yol, mesafe hiçbirşey gerekmiyordu. sadece bakmak ve hissetmek yeterliydi. O birlik anı için.

Ben yaratanı çok yerde hissettiğimi, düşündüğümü, dualar ettiğimi, yakardiğimi artık hatırlayamıyordum.
Bu inanılmaz güzellik, burada caddenin ortasında hiç farkında olmadan duruyor ve içinde bulundugu sartlarla bana bir sey satmak için gülüyordu.

' O gülüş için şehir insanın sattıklarını bilmeden. '

Bu benim ilk yaşam meditasyonumdu. O gün uykusuzluğumu hatırlamak bir yana, içimdeki ışıktan, günün nasıl geçtiğini anlamadım. O günlükte olsa inanılmaz bir enerji yakalamıştım. Seviyordum, neyi nasıl sevdiğimi ayıramıyordum. Herkesi, herşeyi seviyordum.

Minik bir bebeğin pembe topuklarına bakarken kendimi yine aynı duyguda buldum. Tanrım nasıl yaratıyordun? Bu nasıl bir özendi? Bir topuk üzerinde bu derece çalışılmış olabilir miydi. Parmakların her biri ayrı bir şekilde, her biri ayrı sevimlilikteydi. Sevimliliği bir kenara bıraktım ve kendimi yine o pembe minik topukta kaybettim.
Yine hediye birgün ve saatler.

Gözyaşlarımı tutamadığım, içimin acıdığı, haksızlığa uğradığımı düşündüğüm aslında yalan karışmış bir davranışla karşılaştığım bir sabah, yine hava aydınlanmaya başladığında karşı komşumun, oldukça yaşlı hoş bir hanım, o saatte çiçekleriyle uğraşmasını seyrediyordum. Ve yine düşündüm. Onu bu saatte bahçesiyle ilgilenmeye sevk eden ne? Gerçek bir sevgi mi? Boşluk mu? İnsanların genel yaşlı & bahçe ilişkisi mi?
İçeri girdim. Bir bardak sıcak çay ve tekrar cam kenarı.
Manzara korkunçtu. O tatlı, şişman ve giyimine artık dikkat edemeyen komşumun altında durduğu kış ortasında bana inat açan beyaz gül.
Ressam olamadığım için kahrettim. Makinamda yoktu ve yine olan oldu. Ben gittim.
Tanrım bu nasil bir şeydi. Bu iki ayrı yaşayanı böyle bir tablo içinde nasıl koyabiliyordu. ve bu nasıl bu kadar doyurucu, hayranlık verici bir duyguya sebep oluyordu.
Yasadiğim herşeyi unuttum. Anlamsız geldi. sıkıntılarım ve yaşanılan yalanlar.
Karşımda inanılmaz bir gerçek duruyordu. Yaratan ve onun yarattıkları. Bu tabloyu yapabilecek biri olduğunu sanmıyorum, yapsa da böyle yaşar kılabilecek.

Doğa gezilerine gidemiyor , meditasyonlar için dolar bazında ödemeler yapamıyor, eve yorgun argın geldiğinizde kendinize zaman ayıramıyor ya da buna haliniz olmadığını düşünüyorsanız, okuyamıyor, çeşitli terapiler alamıyorsanız bırakın.

Sadece yaşayın ve yaşayanları görün. Sadece görün. Yaratanın bizler için sunduğu herşey ortada, gerçekten vitrinler bedeva, hava, güneş, su da.

Bana sorarsanız meditasyonda, duada, ibadette şekilsiz, zamansız ve dibine kadar gerçek olabilir. Yeter ki, görün.

Bir çocuğun ışık gözlerinde, pembe topuklarında
Bir menekşenin mor yapraklarında,
Yaşlı bir kadının yaşadıkları,bahçeyle arasında
Bir kedinin çöp tenekesinden uzanan kafasında
Yatak çarsaflarınızdaki lavanta kokusunda,
Hiçbirşey bulamadığınız bir sabah aynanızda....
Dikkatle bakın orada O'nun sevgisinden yaratılmış,
Yıllarca yaşamış ve herşeye değer
Bir gönül göreceksiniz.
Onu sevin !


sevgilerimle,


 


© 2005 www.aylaozaygen.com